İttihat ve Terakki Partisi, 31 Mart Olayı,Trablusgarp Ve Balkan Savasları


  Osmanlı İttihat ve Terakki Partisinin İktidara Gelmesi

anlı Devletinin son dönemlerinde içeride meydana gelen en büyük olay, İttihat ve Terakki* Cemiyetinin kuruluşu ve iktidara gelmesidir. Bu cemiyetin doğuşu devrin siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik şartlarının bir sonucudur. Bu şartlar altında kurulan cemiyet, kurucularının da özel gayretleri sonucu hızla büyüyerek iktidarı ele geçirmiştir. Cemiyetin iktidarı pek parlak sonuçlar doğurmasa da memleketimizin düşünce ve kültür hayatının değişmesine önemli katkıları olmuştur. İttihat ve Terakki Cemiyetinin ilk adı, Cemiyet-i Osmaniye İttihat ve Terakki iken kısa müddet sonra Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını almıştır. Kurucuları İbrahim Temo, İshak Sükuti, Abdullah Cevdet ve Mehmed Reşittir. Bu cemiyeti kuranlar Genç Türkler adı ile anılıyorlardı. 1895 Ermeni Olayları ile harekete geçerek II. Abdülhamid idaresine karşı bütün Osmanlıları birleşmeye çağıran cemiyet, kendini böylece açığa çıkarınca saray tarafından takibata uğradı. Bir kısmı Avrupa ya kaçtı. Böylece cemiyetin çalışmaları ülke dışında başlıca dört merkezden Bükreş, Paris, Cenevre ve Kahireden devam etti.1896 yılından sonra cemiyetin liderliğine nüfuz sahibi ve İstanbul un tanınmış simaları getirildi. Bunların yönetimindeki cemiyet kısa zamanda aydınlar arasında taraftar kazandı.1889 da Bursa Milli Eğitim Müdürü Ahmet Rıza Bey (İngiliz Ali), Paristeki bir sergiyi görmek için izin alarak, 1895 te Paristeki diğer cemiyet üyeleriyle 15 günlük Meşveret Gazetesini yayınlamaya başladı ve bu etki İstanbulda yayıldı. Bu gazeteler yabancı postahaneler vasıtasıyla ülkeye sokuluyor ve büyük bir kitle tarafından okunuyordu.1906 yılında Selanikte kurulan gizli Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ise, İttihat ve Terakki Cemiyeti nin hayatında bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Bu cemiyet, Rusların Bulgarları koruyarak memleketin iç işlerine müdahalesini protesto etmiş, özellikle ordu mensupları arasında taraftar bulmaya çalışmıştır. 14 Eylül 1907de merkezi Pariste olan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti ile birleşmiştir.Bu birleşmeden sonra 9 Haziran 1908de, İngiltere ile Rusyanın Reval görüşmelerinde Makedonya konusunun da ele alınması üzerine cemiyet, Rumelide büyük bir Silahlanma hareketine girişti. 23 Temmuz 1908te de II. Abdülhamidi ikna ederek Kanun-i Esasiyi yürürlüğe koydurup, II. Meşrutiyeti ilan ettirdi. 31 Mart Vakası ve II. Abdülhamid in tahttan indirilmesinden sonra da iktidarı tam manası ile ellerine geçirdiler ve Devletin yıkılışına kadar da devam ettiler.

İttihatçı liderler insan olarak dürüst, vatansever ve gözü pek kişilerdi. Ancak devleti yönetebilecek vasıflardan mahrum idiler. Özellikle toplum bünyesinde oluşan aksaklıkları belirleyip bunlara doğru bir şekilde müdahale edememişlerdir. Ekonomik alanda ise kalkınma metotlarını bilmemekte idiler. Devleti yeni bir rejim ile kalkındırma düşüncelerini gerçekleştirebilecek kabiliyete sahip değillerdi. Binaenaleyh bu gayelerini gerçekleştirmek için Almanya yı model olarak görmüşler ve ona yaklaşmışlar fakat bunda da yanılmışlardır.

31 Mart Olayı

İttihat ve Terakkiye karşı ülkede ciddi bir muhalefet artmıştı. Din yanlısı çevreler İttihat ve Terakki cemiyetine karşı faaliyetlere geçtiler. Derviş Vahdetin başında bulunduğu Volkan Gazetesi ve İttihad-ı Muhammedi Fırkası[33] dinin elden gittiği ve ülkenin şeriattan uzaklaştığı propagandasına giriştiler ve bunu, özellikle askerler arasında yaymak istediler.

Meşrutiyetçilerle meşrutiyet karşıtları arasındaki sürtüşmeler, 6 Nisan 1909da Serbesti Gazetesi yazarı Hasan Fehmi Beyin İstanbul Galata Köprüsünde öldürülmesi ile çatışmaya dönüştü. Meşrutiyete karşı olanlar bu olayın İttihat ve Terakki tarafından düzenlendiğini iddia ettiler. Bundan sonra özellikler Üniversite öğrencileri ayaklandılar ve bu öğrenciler Bâb-ı Âliye yürüdüler. Bu sırada Aslında Meşrutiyeti korumak için hazırlanan Avcı Taburları da ayaklanmaya katıldılar. Bu ayaklanmalar şiddetini giderek arttırdı. Avcı Taburları Meclisi işgal etti. Meclis büyük bir kargaşa içerisinde kaldı. İsyancı askerler daha sonra İttihatçıların peşine düştüler. Sonuçta propagandaların tesiri ile bu olaylar 13 Nisan 1909da ( 31 Mart 1325 te) tarihimize 31 Mart Vakası olarak geçen bu olayları başlattı.

31 Mart isyanında isyancılar Ayasofya önünde toplandılar. Meclis-i Mebusanı kuşattılar, Harbiye Nezareti

ni ( Harp Bakanlığı) basmak istediler, hükümetin istifası ve bazı milletvekillerinin uzaklaştırılması gibi isteklerde bulundular. İttihat ve Terakki Cemiyeti nin önde gelenleri ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar ve meclis başkanı Ahmet Rıza Bey görevinden istifa etti.

Olayı bastırmak üzere 15 Nisan 1909da Hareket Ordusu denilen birlikler Selanik ten yola çıktı. Bu ordunun hazırlanmasında o sırada kurmay yüzbaşı olan Mustafa Kemal Atatürk önemli çalışmalarda bulundu. İstanbula gönderilen 1. kademe birliklerin kurmay başkanlığını yaptı ve düzenlene orduya onun önerisiyle Hareket Ordusu adı verildi.

Olay bastırıldıktan sonra, 27 Nisan 1909 da Milli Meclis bir toplantı yaptı ve II. Abdülhamid tahttan indirilerek yerine V. Mehmed Reşat ın geçmesine karar verildi. Daha sonra II. Abdülhamid zorunlu istirahat için Selanike gönderildi.

II. Abdülhamidi hal edilmesinin gerekçeleri ise şunlardı: Buna göre padişah, 31 Mart olayını ortaya çıkarmıştı ve aynı padişah dini kitapları yakmıştı ve israf içerisindeydi. Bundan sonra Harekat Ordusu İstanbulda huzuru sağladı ve İsyancılar ortadan kaldırıldı. Daha sonra Kanun-ı Esasi de değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerle padişahın yetkileri belirlenip kısıtlanarak, yasama ve yürütme organının yetkileri çoğaltıldı. Bununla beraber İttihat ve Terakkinin yönetimde ağırlığını iyice hissettirdiği bir dönem de başlamış oldu. Yine yapılan değişiklikler arasında meclise padişahın karşısında bağımsızlık verilmesi, fert haklarının genişletilerek güvence altına alınması, halka cemiyet kurma ve toplantı haklarının sağlanması zikredilmeye değer maddelerdir. Bütün bu gelişmelerden sonra yaşanan olaylar 1911 de kurulan Hürriyet ve İtilaf Partisi ile İttihat ve Terakki Cemiyetinin aralarının açılmasına neden oldu. Bu zıtlaşmadan dolayı 1908-1919 yıllarlı memlekete çok zararları dokunan parti mücadelelerinin geçtiği bir dönem olmuştur. Öyle ki Parti menfaatleri ülke menfaatlerinin önüne geçti. Bu olumsuzluklar kendisini en acı şekilde Balkan Savaşlarında hissettirdi. Çete hüviyetinde olan ve Osmanlı Ordusundan kat kat güçsüz olan balkan kuvvetleri karşısında ağır bir yenilgiye uğradık.

 Trablusgarp Savaşı

Osmanlı Devleti kendi içerisinde siyasi ve mali sıkıntılarla uğraşırken, dış dünyada kuvvet dengeleri ve ittifaklar devamlı değişmiştir. Jön Türkler devleti paylaşılmasını engellemek için Meşrutiyet sistemin uygulamaya konulmasını yeterli görmüşlerdir. Ancak bunu gereği gibi işletememişlerdir. Diğer taraftan Osmanlı Devleti nin karışıklıklar ve zaaflar içerisindeki hali, birliğini sağlamakta ve sanayileşmekte emsallerinden geride kalan İtalya gibi yakın coğrafyadaki devletlerin dikkatini çekmiş ve yayılma ihtiraslarını kamçılamıştır.

İtalya, yüzyılın başından itibaren işçi gönderme yolu ile Trablusgarpta* yerleşim birimleri kurmaya, etki alanı yaratmaya çalışmıştır. Siyasi hazırlık Olarak da İtalyanın Rusya ve Avusturya ile anlaşma yoluna gittiği görülmüştür.XX. yüzyılın ilk yıllarından itibaren başlayan İtalyan hazırlıklarına karşı öncelikle II. Abdülhamidin siyasi ve askeri tedbirler aldığına işaret edilmelidir. Trablusgarpa d,rayetli subaylar göndermeye özen göstermesinin yanı sıra silah ve mühimmat sevkine de önem vermiş olan Padişah, Bingazi ve içeri kesimlerde çok etkili olan Senusileri de silahlandırmıştı. Ancak yeni yönetimin Trablusgarp taki düzenli orduyu Yemene göndermesi ve Sultan Abdülhamidin yığdığı cephane ve mühimmatı, yapılan ikazlara rağmen İstanbula getirtmesi bölgenin savunmasını önemli ölçüde zaafa uğratmıştır.

İtalya ilk olarak 28 Eylül 1911de 24 saatlik bir ültimatom vererek Trablusgarp ve Bingazinin teslimini istemiştir. Gerekçe olarak ta, Trablusgarp ve Bİngazinin Osmanlı Devleti tarafından her bakımdan geri bırakıldığını, bölgedeki İtalyanlara ve yabancılara kötü davranıldığını ileri sürmüştür. Osmanlı hükümeti ise buna karşın, eğer İtalya askeri işgal gibi sert hareketlere girişmezse Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü çiğnememek kaydı ile her türlü teminatı kabul edebileceğini bildirmiştir. Ancak İtalya savaş ilanını aynı gün yapmıştır. Savaş ilanı üzerine Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa istifa etmiş, yerine Said Paşa getirilmiştir.Bundan sonra 5 Ekim 1911 günü 80.000 kişilik İtalyan saldırı başladı. Trablusgarp ın işgali Türk kamuoyunda, özellikle genç subaylar üzerinde büyük etki yaptı. İttihat ve Terakki Cemiyetine mensup genç subaylardan Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa, Eşref Kuşçubaşı Bey, Ali Fethi Okyar Bey, Nuri Conker Bey, Süleyman Askeri Bey, Yakup Cemil gibi gönüllü olanlar, Osmanlı Genelkurmayı nın gizli görevlendirmesi ile ve çoğu gazeteci kimlikleri ile Trablusgarpa gittiler. Mustafa Kemal Bey de gazeteci Mustafa Şerif takma adı ile Mısır üzerinden ünlü ittihatçı fedai Yakup Cemil le beraber Trablusgarpa gitti. Mustafa Kemal Paşa, Derne ve Tobrukta cephe savaşına girişti ve başarılarından dolayı binbaşı rütbesine yükseltildi. Bir avuç Türk subayı önderliğinde bölge halkının direnmesi sonucu İtalyanlar sahilde çakılı kaldılar.

İtalyanlar uzun menzilli toplar ile şehri topa tutmaya başladılar. Türk topçusunun başarılı faaliyetleri sonucu bir İtalyan zırhlısı battı bir diğeri de yara aldı. 17 Temmuzda ikinci taarruza geçen İtalya yine mağlup edildi. Bu sefer iki İtalyan gemisi batırıldı.Fakat daha sonra Osmanlı ordusu daha fazla mukavemet gösteremeyerek geri hatlara çekilmeye başladı ve İtalyan birlikleri Trablus ve Tobruka asker çıkarmışlar,13 Ekim de Derne, 18 Ekimde Hums, 20 Ekimde ise Bingaziyi işgal etmişlerdir. Osmanlı Devleti, bölgeye kara bağlantısının olmaması ve denizde İtalyan donanmasını etkinliği ( Çanakkale Boğazı İtalyan gemileri tarafından kapatılmıştır.) dolayısıyla Trablusgarptaki kuvvetlere takviye gönderememiştir. Trablusgarp savunmasında Türk askerlerinin yanında eğitimsiz, silahı yetersiz ancak gayretli, mücadeleci 15.000-20.000[50] kadar yerli halkta yer almıştır. Kuvvetler arasındaki bu dengesizliğe rağmen İtalyanlar, ancak kıyılarda tutunabilmişler, savaşın neticelenmesine kadar hiçbir yerde toplarının menzilinden öteye gidememişlerdir.Bu faaliyetlerinden netice alamayan İtalya bu sefer 12 Adayı işgal etmiştir. Amaçları ise Osmanlı Ordusu na mensup bir avuç subayın direnişini kırmak ve geri çekilmesini sağlamaktı. Türk subaylarının önderliğinde Trablusgarp yerli halkının mücadelesi devam ederken Osmanlı Devleti, iç isyanlarla, iç politik mücadelelerle ve daha da kötüsü Balkanlardaki 8 Ekim 1912de başlayan savaşla sarsılmakta idi.

Dış politikada yalnız kalan Osmanlı Devleti, nihayet direnişin fazla devam edemeyeceğini anladığından İtalyanlarla barış masasına oturdu. İsviçrenin Ouchy (Uşi) kasabasında 15 Ekim 1912 de antlaşma imzalandı ve bu antlaşmaya Uşi Antlaşması denildi. Buna göre:

İtalyanlar Trablusgarp ve Bingaziyi alacaklardı.Osmanlı Devleti buralardaki bütün askeri ve sivil memurlarını çeker çekmez, İtalyanlar işgal ettikleri adaları geri vereceklerdi.

Fakat yapılan gizli bir anlaşma ile bu adaların savaş bitinceye kadar İtalyanın kontrolünde kalması karalaştırılmıştır. Esasen bundan sonra da 12 Adayı geri almak mümkün olmamıştır. Öyle ki Lozan Antlaşması ile Rodos ve 12 Ada İtalya ya bırakılmış, 1947 İtalya Barış Antlaşması[53] ile de Yunanistan a devredilmiştir. Netice itibari ile Osmanlı Devleti Kuzey Afrikadaki son topraklarını kaybetmiştir.

 Balkan Savaşları

Bu dönem faaliyetlerinde görülen en önemli özellik, devleti yöneten kadroların gerek devlet dahilindeki gerekse devletin en yakın komşuları arasındaki en önemli denge hesaplarının farkında olmamalarıdır. Öyle ki Trablusgarp Savaşındaki bilinçsiz yaklaşımlarla bölgeyi müdafaasız bırakan Balkanlardaki konsolosluklardan gelen birlikte hareket etme hazırlıkları hakkındaki raporları da göz ardı etmişlerdir.

Esasen Osmanlı Devletinin yönetimi altında bulunan Balkanlarda XVIII.Yüzyıla kadar ciddi problemler çıkmamışken, Fransız İnkılabını ortaya koyduğu mili devlet prensibi ve Rusya nın izlediği Akdenize inme siyaseti, Balkanlarla Osmanlı Devleti arasındaki bağları gevşetmişti.

Bundan başka,1912-1913 yılları arasında gerçekleşen Balkan Savaşlarına kadar aslında Balkanlar siyasi şeklini almış vaziyette idi. Bu şekillenme 1804teki Sırp ayaklanması ile başladı. 1812 Bükreş Antlaşması ile Sırbistan ayrıcalıklı bir yönetime kavuşmuş, 1829da Edirne Antlaşması ile özerklik kazanmış, 1878 Berlin antlaşması ile bağımsız olmuştu. Bu antlaşma Romanya ve Karadağa da bağımsızlık getirmişti.

Yunanlılar ise 1820de ilk ayaklanmalarını çıkarmışlar, 1821 Mora ayaklanması ile önemli bir konum gelmişlerdi. Bu isyan, Osmanlı Devleti tarafından bastırılmış ancak, 1829 Edirne Antlaşmasıile Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştı. Bulgaristan, II. Meşrutiyetin ilanının getirdiği hürriyetçi havadan istifade ederek, 1908 de bağımsızlığını kazandı. Yine 1908de Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek bölgesini işgal etti. Görüldüğü gibi, 1912 yılına gelindiğinde Balkanlarda harita aşağı yukarı çizilmiş vaziyette idi.

Çok enteresandır, Balkanlarda ilk isyanı çıkaran Sırplar olmasına rağmen, ilk bağımsızlıklarını kazananların Yunanlar olmasının sebebi, Yunanların daha teşkilatlı ve din adamları önderliğindeki bir hareket içerisinde olmalarıdır. Esasen Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan bağımsızlıklarını aldıkları ilk yıllardan itibaren topraklarını genişletmek istemişler, bu ise Balkanlardaki kargaşanın ana sebeplerinden birisini teşkil etmiştir. Bunun yanı sıra Balkanlardaki kargaşanın büyümeye devam etmesindeki bir başka neden ise, Avusturya nın Balkanlardaki genişleme siyasetini engellemek için Rusyanın bunu desteklemesi siyasetidir. İşte bu durum Balkan Devletlerinin aralarındaki anlaşmazlığı bırakarak hem Avusturya nın yayılmasını engellemek, hem de Osmanlı topraklarını paylaşmak için harekete geçmelerine neden olmuştur.

İşte bütün bu gelişmelere paralel olarak Osmanlı Devletinin İtalya ile uğraşmasını fırsat bilen Balkan Devletleri Rusya nın da katkılarıyla aralarında bir dizi ittifaklar imzaladılar. Mart 1912deki Sırp-Bulgar ittifakını, 29 Mayıs 1912 deki Bulgar-Yunan ittifakı izlemiş, Ağustos 1912de Karadağ ile Bulgaristan arasındaki sözlü ittifaktan sonra da 6 Ekim 1912 de Karadağ-Sırbistan ittifakı ile Osmanlı Devletine karşı Sofya merkezli ve Rusya destekli bir ittifaklar zinciri oluşmuştu.

Balkan savaşlarının son safhası aslında, Osmanlı Devleti nin Balkanlarda kalmış son topraklarının paylaşılma hesabıydı. Bu savaş, iki kısımdan oluşmuş, I. ve II. Balkan Savaşları olarak adlandırılmıştı.

 

 I. Balkan Savaşı (8 Ekim 1912- 30 Mayıs 1913)

Osmanlı Devleti bu savaşta Karadağ, Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan ile ayrı ayrı cephelerde savaşmak zorunda kaldı. Savaşın çıktığı anda Osmanlı Devleti, çok olumsuz bir durumda idi. En başta, Osmanlı Devleti savaşa askeri bakımdan hazırlıksız durumda idi. Meşrutiyetin ilanı, İmparatorluğun Balkanlardaki mevcut topraklarının da kopmasına engel olamayınca, devlet idaresinde bir boşluk meydana geldi. Hükümet Meşrutiyet inkılabını gerçekleştirmiş genç ve tecrübesiz İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından kontrol altında tutulmaktaydı.

Bu savaşta büyük devletler, Osmanlı Devleti nin kazanacağını düşünerek, hangi taraf kazanırsa kazansın hiçbir toprak değişikliklerine razı olmayacaklarını ilan ettiler. Savaş; coğrafi durumun çıkardığı sonuçlar, savaşa iyi hazırlıklı olmayan Osmanlı ordusunun seferberlik ve tahkimat işlerini zamanında yapamaması, yönetimden kaynaklanan hatalar ve ordu içerisindeki İttihat ve Terakki muhalifi subayların iktidarı yıpratmak için görevlerini yapmamaları, gibi sebeplerden dolayı bütün cephelerde Osmanlı Devletinin yenilgisi ile sonuçlandı.

Savaş sonunda devlet, Bulgaristan ve Doğu Rumeliyi, Bosna-Hersek ve Yeni Pazarı, Makedonyayı, Arnavutluku, Epiri, Batı Trakyayı, Edirneyi ve İtalyan işgali dışında kalan Ege adalarını kaybetmişti. Yalnız Edirne müdafaası Balkan Savaşları içinde hemen hemen tek etkili Türk müdafaasıdır.

Bir ara Osmanlı Devletinin başkentliğini yapan Edirne, Şükrü Paşa tarafından bir yıla yakın destani bir şekilde savunulmuş, fakat yeterli ikmal ve lojistik destek sağlanamadığı için, Sırplar tarafından desteklenen Bulgarlara terk edilmek zorunda kalınmıştır.

3 Aralık 1912 de imzalanan ateşkes anlaşmasından sonra Londrada başlayan ve bir ara kesilen müzakereler sonucunda, özellikle büyük devletlerin müdahalesi ile 30 Mayıs 1913te Ön-Barış Antlaşması imzalandı.Buna göre;

Osmanlı Devleti Arnavutlukun bağımsızlığını tanıdı ve bu toprakları kaybetti.Girit Yunanistana terk edildi.

Osmanlı Devleti Midye- Enez çizgisinin batısında kalan bütün topraklarını Balkan Devletlerine bıraktı. Böylece Edirne, Bulgaristana geçiyor ve Osmanlı Devleti, Trakyada sadece Bulgaristan ile komşu oluyordu. 3.8.2. II. Balkan Savaşı (29 Haziran 1913- 10 Ağustos 1913)

Osmanlı Devleti I. Balkan Savaşından yenilgi ile ayrılmıştı. Ancak, bu Balkan Savaşının galibi olan devletler toprakları paylaşma hesabından memnun olmamışlar ve kısa bir süre sonra birbirlerine düşmüşlerdir.

Öyle ki özellikle Bulgaristanın müttefiklerinden daha fazla yer kazanması nedeniyle anlaşmazlık çıktı. Bunun sonucunda Sırbistan ve Yunanistan Batı dan, Romanya Kuzeyden, Bulgaristan a karşı saldırıya geçtiler. Balkan Devletlerinin aralarındaki savaştan yaralanmak isteyen Osmanlı Devleti harekete geçti ve Edirne dahil bütün Doğu Trakyayı hiçbir direnişle karşılaşmadan geri aldı.

Bununla da kalmayan Osmanlı Devleti, milis teşkilatı temelli ve Batı Trakyadaki Türk varlığını koruyacak geçici bir Batı Trakya Türk Devleti ni kurdu. Bu şartlar altında Bulgaristan barış istedi. Balkanlı Devletler kendi aralarında 10 Ağustos 1913te Bükreş Antlaşması nı imzaladılar ve Osmanlı Devletinden aldıkları yerleri kendi aralarında paylaştılar. Bulgaristan topraklarının büyük bir kısmını terk etti. Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında 29 Eylül 1913 te İstanbul Antlaşması yapıldı. Kırklareli, Dimetoka, Edirne Osmanlı Devletine verildi. Meriç Nehri sınır oldu.

Yunanistan la 14 Kasım 1913te Atina Antlaşması imzalandı.

Bu antlaşma ile Girit Adas9ı Yunanistana bırakılmış, bu ülkede kalan Türklerin kültür ve mülkiyet hakları garanti altına alınmıştır. Savaş sırasında Yunanistan tarafından işgal edilmiş olan Ege Adaları nın durumu hakkında ise 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşmasının ilgili hükmüne (Bu adaların kaderi büyük devletler tarafından belirlenecek) uyulması kararlaştırılmıştır.

Savaşın sonunda Adriyatik Denizinden Karadeniz e kadar olan Balkanlardaki Türk Hakimiyeti çok küçülmüştür. Sadece Meriçin doğusundaki Doğu Trakya (Dimetoka hariç) bölgesi Türklere kaldı. Yanya, Manastır, İşkodra, Debre, Üsküp, Selanik, Serez gibi önemli merkezler kaybedildi.

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir